Aşağıdaki yazım Artı Mekan Dergisi 2007 Ocak Ayı sayısında yayınlanmıştır.
O kapının ardında bir dünya var. Şimdi çocuğunuz uzayda yolculuk yapıyor olabilir. Belki de denizin altında bir araştırma gezisi. Dikkat belki de bir hastaneye açılacak o kapı ve çocuğunuz bir hastasını muayene ediyor olabilir. O kapının ardında sadece çocuğunuzun yatağı, elbise dolabı, çalışma masası yok. O kapının ardında bir dünya var.
Yazıya başlamadan önce gözlerimi kapadım ve çocukluk hayallerime döndüm. Kendimi birden bire darmadağın bir odada tren raylarını o dağınıklığın arasında bir birine geçirirken buldum. Yerde yastıklar, yere dağılmış oyuncaklar ve giysiler arasında geçitler açıyor, ovalar ve tepeler ile nehirler arasından kıvrılıp yol alıyordum. Küçük bir dünya oluşturuyordum. Terliklerin köprü olduğu, giysilerin tepeleri oluşturduğu bunların arasından tren yolunun geçtiği muazzam bir dünya. Saatlerin nasıl geçtiğini anlamadığım hayatımın en lezzetli anlarının yaşandığı bu oyunu şimdi düşünmek bile keyiflendiriverdi beni. Hiçbir zaman kendime ait bir odam olmadı. Ama babamın Almanya’dan getirdiği demir tren yoluna ve trene sahip olmak ciddi bir ayrıcalıktı benim için.
Çocukluk ve ergenliğini seksenlerde yaşayanlar gençlikten orta yaşa terfi ederken; sinemadan, yayıncılığa, televizyon dünyasından, karikatüre belirli alanlarda dümene de geçmeye başladı. Doğal olarak kendi kuşağımızın trendleri ”seksenler nostaljisi de” en keyifli abur cuburumuz oldu. Fakat bu yazıda her defasında tüketmekten büyük haz duyduğum bu abur cuburun büyüleyici girdabına kapılmayacağım. Kendi çocukluk zamanımızda alternatif oyun alanları-çocuk odası yaratma girişimlerimizi bu uğurda ortaya konan yaratıcılık ve katlanılan cezalara da belki başka yazılarda değinirim.
Dergimizin bu sayısı için benden istenen yazıda aşağıdaki soruların cevabını aramam gerekiyor. Çocuk kendi mekanını nasıl algılıyor? Nasıl görüyor? Mekanı ile nasıl bir ilişki içinde? Bu soruları benim yanıt aramamın nedeni haftada altı gün çocuklar ile oyun oynuyor, onların oyunlarını gözlemliyor ve birlikte hayaller kuruyor olmam ile ilgili.
Yaptığım tiyatro çalışmalarından birinde çocuklara odalarında kendi başlarına iken nasıl oynadıklarını doğaçlamalarını istedim. Bilgisayar çağı çocukları diye etiketlememize rağmen öğrencilerimin önemli bölümünün hala hayali oyun arkadaşları olduğunu bu çalışma sayesinde görmüş oldum. Bu hayali oyun arkadaşları battaniye, görünmeyen ama onu hep duyan bir dost, peluş bir oyuncak vb. bir şey olabiliyor.
Benim tren rayları ile yarattığım dünyam gibi her çocuk odasında defalarca farklı farklı dünyalar kuruluyor. O dünyaların içinde hayatlarının en lezzetli anları yaşanıyor. Ve biz çoğunlukla o dünyayı, o lezzeti fark etmeksizin o dağınıklığı yetişkin algısı ile, düzen ve disiplin anlayışı ile toparlayıveriyoruz.
Bizden sonraki kuşaklarda çocuk odası sahibi olmak daha da kolaylaştı. Hem bir ev yapılırken, hem de yapılmış bir evin yaşam alanları pay edilirken çocuğun odası olmazsa olmaz bir unsur oldu. Çocuk odasının dekorasyonu da çocuğun lehine bir bilinç ile sektörde oldukça ilerledi. Özellikle renklendi. Çocuk odalarının çocuğun zevkine göre, sözüne göre şekillendiği bir döneme girildi. Hareketli, dizaynı çocuk tarafından da her gün değiştirilebilecek pratiklikte ve işlevde odalar oluşmaya başladı.
Şimdi iş bize düşüyor. Yazımı yazmaya başladığımda çocukluk hayallerime, şimdi çocuk olsam şöyle bir odam olurdu fantezilerine kendimi kaptırmadan çocuk merkezli düşünmeye çalıştı isem, çocuğunun odasını oluşturacak ebeveynlerin de kendi çocukluk düşlerine kendilerini kaptırmadan hareket etmeleri bence doğru olandır.
Biliyorum bunu söylemesi kolay uygulaması ise zor ama yine de aşağıdaki gibi bitireceğim.
Bırakın o dünya dağınık kalsın. Yerdeki giysiler tepe olabilir. Sizin beğenmediğiniz bir renk onu çok mutlu ediyor olabilir. Kenarda biriktirilmiş taşlar belki de prensesinizin hazinesidir. Onun dünyasında onun mekanı bir harikalar diyarı olabilir ve siz bunu daha fark etmemiş olabilirsiniz.
Bu Yazıyı Paylaşın